DOLAR

15,9581$% 0.44

EURO

16,8982% 0.36

STERLİN

19,9653£% 0.28

GRAM ALTIN

945,16%0,54

ÇEYREK ALTIN

1.533,00%0,26

BİTCOİN

484117฿%3.17457

a
HASTANE GÜNLÜKLERİ

HASTANE GÜNLÜKLERİ

15 Mart 2021 Pazartesi

14 MART VE TIBBİYELİ HİKMET

14 MART VE TIBBİYELİ HİKMET
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Merhaba dostlar…

Dün buruk bir 14 Mart Tıp Bayramı’ydı bence. Pandemi ile nice güzel sağlık personelini, canlarını hiçe sayarak savaştıkları bu savaşta kayıp ettik. Covid-19’dan vefaat eden sağlık personeli henüz meslek hastalığı olarak kabul edilmese de bizler için sağlık şehitleridir ve hepsi de önlerinde saygı ile eğilmemiz gereken bir mertebededir diye düşünüyorum. Bayram vesilesi ile bu konunun hassasiyeti üzerinde daha fazla durulması ve meslek hastalığı olarak kabul edildiğinin müjdesini almak isterdik biz sağlıkçılar. Değer istenmez verilir….

Neyse dostlar içimizdeki sitemi ve kırgınlığı bir tarafa bırakıp 14 Mart Tıp Bayramı dolasıyla almış oduğum mesajlardan birinde okuduğum Tıbbiyeli Hikmet Bey’in hikayesini sizinle paylaşmak istedim;

“Çarlık döneminde Rusya’dan kaçarak Trabzon’a gelen Kafkas göçmeni bir ailenin çocuğu olan Tıbbiyeli Hikmet (Boran) Bey, Posta Memuru olan Babası Hakkı Beyin görev yaptığı Balıkesir’in (eski adı Giresun olan) Savaştepe Nahiyesinde doğmuştur (1901). İlk, orta ve lise eğitimlerini tamamladıktan sonra İstanbul’daki “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” yani “Askeri Tıbbiye” ye kaydolmuştur.

Hikmet Beyin okula kaydolmasından 3 yıl sonra yani 1919 yılı Mart ayında “Mektebi-i Tıbbiye-i Şahane” İngiliz birlikleri tarafından işgal edilmiştir. İngiliz birlikleri tarafından işgal edilen “Mektebi-i Tıbbiye-i Şahane”yi, kurtarmak isteyen Tıbbiye öğrencileri, okulun kuruluş yıldönümü olan”14 Mart”’ta topluca kutlama yapmaya karar verirler.

Asıl maksatları işgal kuvvetlerine karşı ayaklanmak olan Tıbbiyeliler, 3. sınıf öğrencisi olan Hikmet Beyin önderliğinde büyük bir gösteri yaparlar. Bunu gören işgal kuvvetleri, olaya müdahale ederlerse de, Tıbbiyelilerin okulun iki kulesi arasına büyük bir Türk Bayrağı asmalarını engelleyemezler.

Bu olay ile Tıbbiyeliler 14 Mart 1919’da işgale ve emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini başlatmış oldular. Bu nedenle “14 Mart” Türkiye’de “Tıp Bayramı” olmaktan başka aynı zamanda; Tıbbiyelilerin işgalci emperyalist güçlere karşı çıkışının da yıldönümü dür.

Tıbbiye öğrencileri 4 Eylül’de Sivas’ta toplanacak kongreye katılmak üzere aralarından iki temsilci seçerler. Bunlardan biri de işgalci İngiliz askerlerine karşı gelerek okulun kuleleri arasına Türk bayrağı asan Tıbbiyeli Hikmet Bey’dir.

Öğrenciler Sivas Kongresine katılacak arkadaşlarının masraflarını karşılamak için aralarında para toplamışlar, ancak toplanan para bir öğrencinin gidiş-geliş masrafını karşılayacak kadar olması nedeniyle, Tıbbiyeden seçilen iki öğrenci yerine sadece biri, yani 18 yaşındaki Tıbbiyeli Hikmet Beyi Sivas Kongresine gönderebilmişlerdir.

Çok zor koşullarda Sivas Kongresine katılan 18 yaşındaki Tıbbiyeli Hikmet kongrenin en genç delegesiydi. Sivas Kongresi başladığında Mustafa Kemal Paşa buradaki olumsuz havadan çok rahatsız olmuştur. Çünkü en yakınındakiler dahil birçok delege, bağımsızlık mücadelesinin başarılı olacağına inanmıyor, kurtuluş için ABD veya İngiliz mandası (himayesi) istiyorlardı.

Kongredeki bu olumsuz havayı dağıtan ve delegeleri kendine getiren, 18 yaşındaki Tıbbiyeli Hikmet Bey oldu. Hikmet Bey heyecanla ayağa kalkarak;

“Beyler;
Delegesi bulunduğum Tıbbiye, beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz. Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder ve kınarız. Eğer manda fikrini kabul ederseniz sizleri de hain ilan ederiz ”

Ardından Mustafa Kemal ‘e dönerek aynı heyecanla;

” Paşam siz de manda fikrini kabul ederseniz sizi de reddederiz. Mustafa Kemal Paşa’yı vatan kurtarıcısı olarak değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz.” demiştir.

Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gencin onurlu duruşunu çok beğenir ve o meşhur cevabını verir;

“ Evlat içiniz rahat olsun. Biz azınlıkta kalsak da mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de. Parolamız tektir ve değişmez : Ya istiklal ya ölüm..”

Daha sonra Mustafa Kemal Paşa delegelere dönerek;

“Beyler gördünüz mü, muhtaç olunan kudret gençliğin asil kanında zaten mevcut ” deyip, Tıbbiyeli Hikmet ‘i alnından öper.

Kongrede söylenen bu sözler, daha sonra Atatürk’ün Nutkunun sonundaki Gençliğe Hitabe de “… Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” cümlesiyle tüm gençliğe yol gösterici olmuştur.

Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca; Tıbbiyeli Hikmet Bey, arkadaşı Yusuf (Balkan) Beyle birlikte, Tıbbiye’deki öğrenimini yarıda bırakarak Ankara’ya gelmiş ve iki arkadaş Cebeci’deki Asker Hastanesinde görev alarak buradaki Tabip Albay İbrahim Tali Bey’in (Öngören) başkanlığında, gece-gündüz çalışmıştır.

Bu çalışmalarından dolayı Tıbbiyeli Hikmet’e Teğmen rütbesi verilmiş ve ardından da “Sıhhiye Subayı” olarak Büyük Taarruza da görevlendirilmiştir. Zaferden sonra İstanbul’a dönen Hikmet Bey, Tıbbiyedeki öğrenimini tamamlamıştır.

Kurtuluş Savaşından sonra siyasetten hep uzak durmuş olan Dr. Hikmet Bey, soyadı kanunu ile Boran soyadını almış ve Genel Cerrahlık mesleğini yürütmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk, Sivas Kongresindeki bu genç delegeyi her zaman hatırlamış ve hatta bir ara milletvekili olmasını istemiş ama kirli siyasiler buna engel olmuşlardır. Tıbbiyeli Hikmet Boran Mustafa Kemal ile olan yakınlığını hiçbir şekilde kendi çıkarı için kullanmamıştır.

Tıbbiyeli Hikmet Boran’ın oğlu ünlü sunucu Orhan Boran da (1928-2012) babasının bu tarihi kimliğini bir sır gibi saklamış ve kendi çıkarı için hiç kullanmamıştır.

Tabip Yarbay Hikmet Boran 1944 yılında Sarıkamış’ta karda mahsur kalan Mehmetçikleri kurtarmaya çalışırken, ciğerlerini üşüterek verem hastalığına yakalanmış ve 1945 yılında tedavi gördüğü İstanbul’daki Sanatoryum hastanesinde 44 yaşında hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Mezarı, İstanbul Karacaahmet Şehitliğinde olan Tıbbiyeli Hikmet Boran’ı “14 Mart Tıp Bayramında” rahmet, minnet ve saygı ile anıyoruz.” (Alıntı)

Bugün pandemi ile beraber dünyaya sağlık dersi vermiş bir ülke olarak, bu noktaya gelmemizde payı olan her bir sağlıkçının yılda bir kez değil her zaman hatırlanıp, gerekli değerin verilmesi dileği ile….

14 MART TIP BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN……

Devamını Oku

DÖKÜLEN SONBAHAR YAPRAKLARI

DÖKÜLEN SONBAHAR YAPRAKLARI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Merhaba dostlar….
Covid ile yatıp covid ile kalktığımız bu uzun süreçte hepimiz bunaldık. Bugün sağlıkçı olmanın avantajı ile sokağa çıkma yasağından etkilenmediğim için arabama atladım ve uzak bir merkeze alışverişe gittim. Yol boyunca gözlediğim kadarı ile sadece ben değilmişim bu yasaklardan etkilenmeyen. Belli ki herkes bir izin kağıdı bulmuş, bulamayan da eline bir poşet alarak ailece market ziyaretine çıkmış. Anlaşılan o ki yasaklar kendi içinde yavaş yavaş kalkmaya başlıyor. Bakalım bunun sonu nereye varacak. Hep beraber göreceğiz bu gidişatı. O nedenle ben artık bu konudan az da olsa uzaklaşmak ve hikayeme kaldığım yerden devam etmek istiyorum.
Pratisyen hekim olarak ilk atandığım, o zamanlar Bolu iline bağlı bir ilçe olan bugünün illerinden Düzce’de yaklaşık üç buçuk yıl çalıştıktan sonra memleketim Yalova’ya tayinim çıktığında hayli mutluydum. Yalova’da ilk görev yerim Kaytazdere Sağlık Ocağı’nda çok uzun süre kalmadan Termal Sağlık Ocağı’na atanmıştım. Burası öğrencilik hayatımda önünden geçtikçe çalışanlarına özendiğim, çam ağaçlarının arasında, manzarası iç açıcı, konumu mükemmel bir yerdi. Doktor olarak çalışma hayali kurduğum bu sağlık ocağında, benim için en güzel olan ilkokuldan lise sona kadar aynı sırayı paylaştığım, sonrasında meslektaşım olan can dostum Gamze ile aynı yerde çalışacak olmaktı. Daha ne isteyebilirdim ki…..
Her gün Gamze ile beraber güle oynaya çam kokuları içindeki iş yerimize gidip gelmeye başladık. Sağlık ocağında gebe takipleri yapıyor, anne çocuk sağlığı konusunda çalışmalar yapıyor, köy ziyaretleri yapıp sağlık hizmeti veriyor, esnaf denetlemeleri yaparak hijyenik olmayan işletmelerin korkulu rüyası oluyorduk. Genç doktorlar olarak sağlık ocaklarının sadece insanların reçete yazdırdıkları merkezler olmadığını kanıtlama çabasıyla her gelen hastanın muayene yapılmadan reçetesinin yazılmayacağının savaşını veriyorduk. Bu savaş öyle sessiz sedasız olmuyordu tabi ki. Ailenin bir ferdi üzerine mevcut olan sağlık karnesini tüm ailesi için kullanmaya çalışanlar mı , özel doktor muayenehanesinden yazılmış olan resmi olmayan reçeteleri resmileştirmeye çalışanları mı , çocuklarına aşı yaptırmamak için direnç gösterenler mi, istediklerini yaptırabilmek için politik baskı kurmaya çalışanlar mı….
Sağlık ocağında üç doktor olarak çalışıyorduk. Küçük bir laboratuvar hizmeti kurmuştuk. En basit tahlilleri bu merkezde yapabilmek bizim için büyük bir lükstü. Her gün birimiz poliklinik hizmeti, birimiz hemşire ile beraber gebe takiplerini, birimiz resmi yazışmaları yapıyorduk. Haftanın belli günleri köy ziyaretleri, belli günlerde de esnaf ziyaretlerini paylaşmıştık. Ara ara sağlık müdürlüğünde toplantılara katılıyorduk. Kendi imkanlarımızla sağlık ocağının görünümünde de düzenlemeler yapmıştık. Küçük bir acil odası oluşturmuştuk ve ufak tefek müdahaleleri burada yapar olmuştuk. Bir zamanlar acil doktoru olarak çalışmış olmanın avantajını burada daha yakından hissetmiştim. Yoğun acil nöbetlerinden sonra sağlık ocağında çalışmak ayrı bir tecrübeydi doğrusu.
O yıllarda Türkiye genelinde aşı kampanyası düzenlenmişti ve bu kampanyaların ana kolları sağlık ocaklarıydı. Kampanya öncesi eğitim toplantıları düzenlenir, planlamalar yapılırdı. Sağlık ocağına kayıtlı olan tüm çocuklar tek tek listelenir, her çocuğun evine kadar hizmet götürülür ve tüm çocukların on beş gün içinde aşılaması yapılırdı. Amaç bu kampanyalarla suçiçeği ve kızamık hastalıklarının kökünü kurutmaktı. Bu amaçla kampanya süresince hafta sonları da çalışırdık. Yine bu kampanyaların birinde hafta sonu çalışma sırası bendeyken sağlık ocağında aşı için gelecek aileleri bekliyordum. Kampanyanın ilk haftasında sorumlu olduğumuz bölgenin aşılama planının çoğunu bitirmiştik ve bu bizim için büyük bir gurur kaynağıydı. Bunun iç huzuru ile günün bitmesini beklerken Sağlık müdürümüzün ani ziyareti ile karşı karşıya kaldım. Kampanya çalışmalarını yerinde görmek, bizleri denetlemek amacıyla gelinmişti. İdari amirle karşılaşmış olmanın heyecanı ile karşıladım müdürümüzü. İdareci olmanın sert duruşu ile sorgulamaya başladı. Bölgemizdeki aşılamanın başarılı bir şekilde gittiğinin raporlamasını gururla yaptıktan sonra sağlık ocağında yaptığımız düzenlemeler ve yenilikler hakkında bilgi verdim. Çalışmalarımızı gururla anlatıyordum. Başlangıçta beni sessizce dinleyen sağlık müdürü konuşmaya acımasızca eleştirilerle başladı. Ağzından çıkan her söz, bizim çalışmalarımızı bırakın taktir etmek şöyle dursun tamamen yok saymak noktasına gelince tüm moral ve motivasyonum kaybolmaya başlamıştı. Ben ve çalışma arkadaşlarım bu kadar özverili çalışırken emeğimizin bu kadar yok sayılması çok üzücüydü. Tam bir hayal kırıklığı yaşıyordum. İç sesim isyan içindeyken saygılı davranışlarıma devam ediyordum. Tüm olumsuz sözlerinden sonra arabasına doğru yönelen müdürümüzü uğurlamak için kapının önüne çıktım. Müdürün kapının önüne dökülen sonbahar yapraklarına bakarak sert ses tonu ve tavırla yaprakları temizlememiş olmamıza yaptığı eleştiri ben de bardağı taşıran son damla olmuştu. Ormanın içinde, her tarafı ağaçlarla dolu bir binanın, sonbaharda sürekli yapraklara maruz kalmasından daha doğal ne olabilirdi ki?
O andan sonra artık kendimi kontrol etmem mümkün olmadı ve idari amirimle onun üslubuyla konuşmak durumunda kaldım. Böylesine düzgün ve fedakar çalışmanın karşılığı bu olmamalıydı. Ben ve çalışma arkadaşlarım bir teşekkür, bir taktir beklerken yok derecesinde söylenen sözleri, eleştirileri hak etmemişti. İdari amir olmak eleştiriyi de taktiri de yerinde yapmayı gerektirirdi bence.
Yaşadığım bu nahoş olay benim ileri ki yıllarda yapacağım idarecilikler, sorumluluklar için o an için üzücü ama sonrası için iyi bir tecrübe olmuştu. Farklı tecrübeler kazandığım sağlık ocağı maceram bir buçuk yıl kadar sürdü.
Sonrası mı? Onu da haftaya bırakalım dostlar…..

Devamını Oku

HEYY COVİD-19..KORKMA SIRASI SANA GELDİ !

HEYY COVİD-19..KORKMA SIRASI SANA GELDİ !
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Artık hepimiz çok yakından tanıyoruz seni Covid19. Küçük yeşil top gibi halinle verdiğin zararları hayal bile edemezdik bir yıl öncesine kadar. Bulmaca gibi bulgularla çıktın karşımıza.
Bütün dünyayı bir anda tehlikeli ordunla sardın. Her gün senin insana karşı kazandığın zaferler konuşulur oldu. Borsa benzeri rakamlar uçuşur oldu ekranlarda.
İnsanoğlunun çaresizliğini gördük.

Üzüldük, ağladık, korktuk….

Sağlıkçılar olarak seninle hep yüz yüzeydik. Bazen sen önde biz arkada, bazen biz önde sen arkada koşturarak geldik bugünlere.

Alınan tedbirlerle yavaşlattık senin koşunu. Ama biliyoruz ki sadece tedbir yetmez sana.

Silahlarımızı üretmeliydik sana karşı. Evet ilk silahı geliştirdi insanoğlu.

AŞI…..
Bugünlerde gündemimiz Covid19 için geliştirilen aşılar. Kafalarda milyonlarca soru var şimdi.

İletişim ve bilgi çağında olmak iyi mi kötü mü diye düşünmeden edemiyorum bazen. Öyle ki aşı ile ilgili bilgilenmenin tam olarak verilemediğini düşündüğüm için bugünkü köşemi aşı hakkında bilgi vermeye ayırdım.

Öncelikle aşı nedir onu bilmek lazım. Aşı; hastalıklara karşı bağışıklık sağlamak amacı ile insan veya hayvan vücuduna verilen, zayıflatılmış hastalık virüsü, hastalık etkeninin parçaları veya salgıları ile oluşturulan çözeltilerdir.

Pekiiii…. Aşının mantığı nedir? Aşı; belirli bir hastalığa yakalanmadan önce, kişilere ulaşıp onların bağışıklanmalarını sağlamak amacıyla verilir. Vücudun antikor oluşturarak hastalığa karşı savunmasını önceden hazırlamaktır aşının amacı.

Bir aşı neler barındırır içinde diye soracak olursak eğer…

1-Antijen: Bağışıklık gelişmesini sağlayan madde.
2-Adjuvan: Etkinliği artırmak için bakteri ve virüs yanında kullanılan madde.
3-Stabilizatör: Aşıların uygulama aşamasına kadar bozulmasını önlemek amaçlı flakona ilave edilen madde.
4- Koruyucu madde: Mikrobik bulaşmayı engellemek için aşı flakonuna eklenen madde.

Acaba aşıların bir çeşidi var mı?

Evet aşılar; canlı ve ölü aşılar olmak üzere ikiye ayrılır.

Canlı Aşılar: Hastalık etkeni virüs veya bakterinin, hastalık yapıcı özelliğinin labaratuar ortamında zayıflatılmış halidir.( Örn: BCG aşısı, Oral Polio aşısı, Suçiçeği aşısı)

Ölü Aşılar: Bir mikro organizmanın tümünü öldürülmüş halde içeren aşılara tüm hücreli aşılar (örn: Hepatit-A aşısı, İnaktif Polio aşısı) , yalnız belli kısmını içeren aşılara fraksiyone (alt birim) aşılar (örn: Hepatit-B aşısı, Boğmaca aşısı, Pnömoni aşısı, Grip aşıları, Meningokok aşıları, Difteri-Tetanoz toksin aşıları) denir.

Günümüzdeki aşı tartışmalarına girmeden önce biraz da aşıların üretim şekillerine değinmek lazım. Bugüne kadar geleneksel yöntemlerle üretilen aşıları kullandık. Geleneksel yöntemlerle üretilen aşılar; enfeksiyona sebep olan virüs veya bakterinin zayıflatılarak ya da etkisizleştirilerek vücuda enjekte edilmesi şeklinde kullanılmıştır.

Zamanımızda yeni teknoloji ile üretilmeye başlanan aşılar işte tartışmanın ana konusunu oluşturuyor. Bu aşılar ;

1- RNA tabanlı aşılar: Virüsün tamamı yerine genetik bilgi taşıyan RNA zincirinden kritik bir kısmı vücuda enjekte ediliyor.

2- Viral vektör aşıları: Gen teknolojisi kullanılarak virüsün taşıdığı genetik materyalin bir kısmı başka bir virüs içine yerleştirilip vücuda enjekte ediliyor.

Bu özet bilgilerden sonra Covid19 için üretilmiş aşıların nasıl aşılar olduğunu da bilmekte fayda var. Dünyada salgın için üretilen 5 aşı mevcut. Bunlardan Biontek ve Moderna aşıları RNA tabanlı aşılar, Suputnic-V ve Oxford/Astrezenaca aşıları viral vektör aşıları, Coronovac (Sinovac ) aşısı geleneksel yöntemlerle oluşturulmuş ölü virüs aşısıdır.

Şimdi biz bu aşılardan hangisine güvenmeliyiz diye düşünecek olursak;

Bugüne kadar geleneksel yöntemlerle üretilmiş aşılar kullanmış olmamızın bir tecrübe olduğunu düşünürsek eğer öncelikle Coronovac aşısı dediğimiz, hepimizin bildiği Çin aşısına güvenmemiz gerektiği kanaatindeyim. Yeni teknoloji ile üretilmiş aşılara karşı tecrübenin oluşması için yıllara ihtiyacımız olduğu bir gerçek. Ama unutmamamız ve kabullenmemiz gereken diğer gerçek de aşı olmadan toplumsal bağışıklığa ulaşmamız , normal hayatlarımıza korkusuzca dönmemiz çok zor.

Eveeetttt dostlarrrrrr….. Aşı hakkında verdiğim özet bilgiler göz önünde bulundurulursa ; bu salgından hızla kurtulabilmek için hızla oluşturulan aşılar içinde sizce hanisini seçmeliyiz?

Devamını Oku

DÜŞÜNCE UÇUŞMASI

DÜŞÜNCE UÇUŞMASI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üniversiteye hazırlık yılları, üniversiteye giriş sevinci ve üniversite yılları hemen her ailenin

bir dönem yaşadığı zaman dilimleridir. Aman oğlum mühendis mi olacak, aman kızım öğretmen mi

çıkacak, aman torunum doktorluk mu okuyacak? Bu düşüncelerin, konuşmaların geçmediği ev yok

gibidir.

Toplumca da bilindiği gibi tıp fakültesi hem kazanılması hem de bitirilmesi zor

bölümlerdendir. Bunu yakinen yaşadık. Üniversitenin ilk yıllarında kız öğrenci yurdunda

kalıyordum ve fakültenin farklı bölümlerinde eğitim alan arkadaşlarla birlikte paylaşıyorduk yurdun

imkanlarını. Öyle ki yurdun ders çalışma salonları ayın her günü tıp fakültesi öğrencileri tarafından

doldurulurdu ve sabahlara kadar ders çalışılırdı. Diğer bölüm öğrencileri sınavlardaaaann sınavlara

çalışma odasında bizlere katılırdı. Bizler ise sınavların bittiği günlerin ardından bir iki gün ancak

nefes alır sonra tekrar çalışma odasındaki yerlerimizi alırdık. Yurtta kalan tüm tıp fakültesi

öğrencilerinin çalışma odasında masaları bile değişmez haldeydi. Aradığımız kişiyi çalışma

odasında hangi masada bulacağımızı bilirdik. Masalarımız ikinci adresimiz olmuştu.

Böyle böyle üç yıl kız öğrenci yurdunda kaldıktan sonra üç samimi arkadaş eve çıkmaya

karar verdik. Eve çıkmaya karar vermiştik ama maddi olarak bu işin yükünü de ailelerimize

yansıtmayı da istemiyorduk. Ne de olsa hepimiz memur çocuklarıydık ve ekonomik koşullar

belliydi. Ayrıca ailelerimizin bakması ve okutması gereken diğer çocukları da vardı. Tüm bu

koşulları düşünerek ailelerimizden gelen aylık harçlıkları ve devletten aldığımız öğrenim

kredilerimizi birleştirip şartlarımıza uygun bir ev tutup ufak tefek eşyalarla yerleştik. Güzel anılarla

dolu yıllar geçirdik ev arkadaşlarımla. Sabah sabah derse gitme hazırlığındayken tuvalete üskattan

damlayan sularla karşılaşmamız ve tuvaleti kullanmak için acil çözümü şemsiye ile tuvalete girmek

olarak bulmamızdan tutun da, televizyonumuza anten olarak ters çevirdiğimiz küçük yemek

masasının metal bacaklarını kullanmamıza kadar hayli zihni sinir buluşlarla zaman geçirdik. Gece

geç saatlere kadar ders çalışırken verdiğimiz molalarda yaptığımız sohbetlerin tadına varılmazdı.

Bir gece saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen yaptığımız sohbetlerde girdiğimiz bir iddia

sonucu babamı telefonla arayıp adamcağızın yüreğini ağzına getirdiğimizi hiç unutmam. Gece gece

arayıp da babama “Un helvası suyla mı susuz mu yapılır baba?” diye sorduğumda, babamın önce

endişeli serzenişini , sonra gülerek soruya verdiği cevabı unutmak mümkün değil. (Bu arada bu

soruyu niye babama sorduğumu düşünebilirsiniz…::)) Çünkü bizim evde babamın yaptığı un helvası

bir efsaneydi…). Daha sayfalarca anlatabileceğim öğrencilik anıları………..

Tıp fakültesinin ingilizce hazırlık sonrası dördüncü sınıfa kadar olan dönemini preklinik

dediğimiz hastalar ve kliniklerden uzak sadece temel bilgileri aldığımız seneler olarak geçirdik.

Dördüncü sınıftan itibaren klinik eğitimlerine başladık. Kendimizi doktor gibi görmeye

başladığımız dönemdi. Staj staj tüm branşlarda eğitim alıyor ve bu eğitimlerin sonunda hayli zor

sınavlardan geçiyorduk. Her stajımız ayrı bir tatdaydı ve hepsinden geçerken güzel

tecrübeler,bilgiler,anılar kazanıyorduk. Bugün hala sıkça hatırladığım ve sonucunu sıkça

kullandığım, yakın arkadaşlarıma da hep anlattığım bir staj anısı var ki bu yazı dizisinde onu

sizlerle paylaşmazsam o ana çok haksızlık etmiş olurum;

Beşinci sınıfta küçük stajlar olarak aldığımız stajlardan biri olan psikiatri stajına

başlamıştım. Psikiatri kliniği tıp fakültesinin çok katlı eğitim hastanesinin dokuzuncu katında kapalı

bir klinik olarak yer almaktaydı. Kapalı klinikten kastım şifre ile girilen kilitli kapılar arkasında bir

klinik olmasındandır. Tüm camları demir parmaklıklarla çevrilmiş, ağır psikiatrik hastaların

yattığı ,biz öğrenciler tarafından hep korkuyla beklediğimiz, geçireceğimiz zaman konusunda daima

endişe duyduğumuz bir stajdı psikiatri stajı. Hocalarımız staj boyunca birebir hastalarla

ilgilenmemizi , onlarla etkinlik yapmamızı istiyorlardı. Kliniğin girişinde bir masa tenisi alanı vardı

ve ancak hastalarla oynamamıza izin vardı. Lise döneminde lisanlı masa tenisi oynamış olan benim için o masayı aktif olarak kullanamamak çok dramatikti doğrusu. Neyse gelelim hikayeleşmiş

anımıza…. Staj sırasında hipomani tanısı ile yatan bir lise son sınıf kız öğrenci vardı. Hipomani

nedir dediğinizi duyar gibiyim. Hipomani; kişinin psikolojik ve bedensel olarak normalin üzerinde

bir canlılık sergilediği, ancak mani (aşırı hareketli, enerjik, konuşkan, umursamaz, güçlü, öforik bir

dönem ) kadar da şiddetli olmadığı bir ruh halidir. Fikir uçuşmaları, düşüncede hızlanma bu

durumun bulgularının bir parçasıdır. Kafasında kırk tilki dolanır, kırkının da kuyruğu birbirine

dokunmaz diye nitelenen biçimde, kişi düşünce bombardımanı halindedir. Yeni planlar, projeler,

günlük hayata dair ayrıntılar. Ama bir konuya odaklanamaz, birini düşünürken aklına gelen diğer

düşüncenin peşine takılır gider. Bu kızcağızda da ileri boyutta düşünce uçuşmaları vardı. Hastalarla

birebir ilgilenmemiz gerektiği için arkadaşlarla kızcağızı aramıza alarak yuvarlak masa etrafında

sohbete başladık. Sohbetimiz gayet akıcı gidiyordu. Hastamız bizimle sohbet etmekten mutlu biz ise

stajımızın hakkını veriyor olmaktan huzurluyduk. Hastamız üniversite sınavlarına hazırlandığını,

bizlere imrendiğini, tıp fakültesi hakkında bilgi almak istediğini söyledi. Bunun üzerine hepimiz tıp

fakültesinde okumanın neler getirdiğini, neler götürdüğünü sağde ve anlaşılır bir dille O’na

anlatmaya çalıştık. Son olarak ben söyleşiyi “özetle doktor olmak zor” diyerek kapattım. Sonra

derin bir sessizlik oldu. Hastamız suskunlaştı biz nasıl devam edeceğimizi bilmez şekilde

birbirimizle bakışmaya başladık. Sessizliği hastamızın sözleri bozdu: “Hayat zor, herşey zor,

dinazor” dedi ve sustu. Hepimiz donup kalmıştık. Öyle güzel bir zincirleme yapmıştı ki bu sözler

karşısında insanın gülmemek için kendisini kontrol etmesi çok zordu. Sonuçta ortam önce benden

daha sonra diğer arkadaşlardan gelen kahkahalarla inledi. Kahkahalarımıza hakim olmaya çalışırken

hastamızı da utandırmamak için elimizden geleni yapıyorduk. “Çok tatlısın” diyen mi ararsın “çok

güzel ifade ettin” diyen mi? Kızcağızın neler olduğunu anlama çabası ile şaşkın bakışlarla bizi

izlediği anları dün gibi hatırlıyorum. Düşünceleri yine uçuşa geçmiş ve hayatım boyunca zorda

kaldığım ve zorda kalanlarla konuştuğum tüm anlarda aklıma gelen ve severek kullandığım o güzel

sözler dökülmüştü dilinden. Sizce de öyle değil mi dostlar: HAYAT ZOR, HERŞEY ZOR,

DİNAZOR…..::))

Bu haftalık da bu kadar….Sağlıcakla kalın……..

Devamını Oku

SARI ZARF

SARI ZARF
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Açık söylemek gerekirse bu hafta kendimi çok mutsuz hissediyorum. Her taraftan akın akın

gelen acı haberler hepimizi mutsuzlaştırıyor aslında. “Ben de sizin gibi hissediyorum” dediğinizi

duyar gibiyim. Memleketin bir tarafında uçak kazası haberi, diğer ucundan depremin soğuk

hikayeleri, sınırın ötesinde genç vatan evlatlarının acı kayıpları… Bunların dışında dünyanın bir

kıtası yangına teslim olmuş, diğer taraftan patlamış mısır misali yayılan virüs haberleri….. Bu arada

ülkelerin ve Türkiye’nin politik kargaşasını hiiiççç hatırlatmak istemiyorum. Tüm bu

olumsuzluklara rağmen bizler yine de sabah nasıl işe gideceğimizi, akşama ne yiyeceğimizi, kedinin

mamasını, köpeğin kakasını, çocuğun okulunu,evin temizlik telaşını, arabanın vergisini, dükkanın

kirasını…. kısaca yaşamda bize düşen görevleri düşünmek durumundayız. Çünkiiiii birileri acı

anları yerinde yaşamak zorunda birileri de bunlara kısa bir süre üzülüp yaşamına devam etmek

durumunda. Tıpkı hüznü, acıyı,dramı yaşayan hasta ve hasta yakınlarına, kısa süre üzülüp

hayatımıza kaldığımız yerden devam etmek zorunda olan biz doktorlar gibi. Dışarıdan duygusuz

olarak değerlendirildiğimizi, acımasız eleştiriler aldığımızı biliyoruz. Bazen hastaların bizleri

kendilerine kötülük yapmak isteyen azılı bir düşman gibi gördüklerini düşündüğüm olur doğrusu.

Hangi doktor hastasına verdiği ilacın faydasız olmasını, yaptığı ameliyatın zarar getirmesini, hastayı

kurtarmak için yapılan acil bir müdahalenin hastanın hayatına malolmasını ister ki?

Daha önce pratisyen hekimliğimin başladığı, şimdilerde il olan Düzce’nin genel yapısından

bahsetmiştim. Dediğim gibi silahlı çatışmaların sık olduğu, belinde silahla dolaşıp ufak bir can

sıkıntısında silahını kullanmaktan çekinmeyen insanların cirit attığı bir yerleşim yeriydi Düzce. O

dönemlerde, bu bölgede en çok çalışan devlet memurlarının biz acil doktorları ve emniyet

mensupları olduğunu düşünürdüm sıkça. Yine bir nöbet için acile doğru yaklaşırken kapıda sıradışı

bir kalabalık dikkatimi çekti. Polis arabaları bir tarafta, patlamaya hazır konumda mafyavari bir

topluluk diğer yanda, içerde ise huzursuz bir telaş…. Neler olduğunun merakı ile doktor odasına

geçtiğimde nöbet deviri alacağım arkadaşlarımın bembeyaz suratları ile karşılaştım. Belli ki büyük

bir olay yaşanmıştı ve etkisi hala devam etmekteydi. Çalıştığımız ortam herzaman hareketli olaylara

gebeydi. Bunu biliyordum ama sıradışı birşeylerin olduğunun kokusunu almak için uzman olmak

gerekmiyordu. Bu tip durumlarda neler olduğunu öğrenmek için çok çaba da harcamak gerekmiyor

aslında. Beni gören arkadaşlar telaşla olanları anlatmaya başladı;

Memleketimin sosyokültürel ürünlerinden biri olan bir mafya babası, annesini ex duhul (sağlık

kurumlarına ölü olarak getirilenler için kullanılan tanımlama) halde acile getirmiş ve doktor arkadaşların

annesini hızla canlandırması beklentisi içine girmiş. Ex (ölü) olarak gelmesine rağmen hasta

yakınlarının psikolojilerini rahatlatmak amacıyla yine de gerekli müdahale arkadaşlar tarafından

yapılmış, doğal olarak sonuç değişmemiş. Ancak bu gerçeği kabullenemeyen bizim sevimli mafya

babamız, belindeki silahı çıkarıp ortada tehditler savurmaya başlayınca işin rengi değişmiş.

Arkadaşlar kendilerine doğrultulmuş olan silahtan nasıl kaçacaklarının telaşına bürününce esas

dram yaşanmaya başlanmış. Acilin içinde kıstırılmış şekilde canlarını kurtaracakları bir köşe arayan

arkadaşlar tek kurtuluşu dinlenme odasına kendilerini kilitlemekte bulmuşlar. Ancak sanki bir savaş

suçlusunu kovalar gibi peşlerini bırakmayan sevgili mafya babamız, kilitli kapıyı kırmaya

çalışıcınca işin şakaya gelir bir yanı olmadığı kanaatiyle doktor ve hemşire arkadaşlar odanın

bahçeye bakan camından atlayarak canlarını kurtarma telaşına kapılmışlar. Sonrasında güvenlik

kuvvetlerinin gelmesi ve sevgili mafya babamızın doğum gerçeği gibi ölüm gerçeğini de

kabullenmeyi öğrenmesi ile olaylar sakinlemiş. Ben yaşanılanların üzerine geldiğim için bizim

zavallı acil çalışanlarının ölümle burun buruna gelme hikayelerinin tazeliğini koruduğu anlara

şahitlik etmiştim. Korkuları yüzlerine öyle yansımıştı ki sağlık çalışanlarına saldırı hikayelerinin

bizden hiç uzak olmadığını anlamış oldum.

Bu olayın etkisi ve hikayesi uzun süre hepimizi meşgul etti. Ama yaşanılanlara en vurucu

darbeyi yapan hastane idaresi oldu. Olaydan birkaçgün sonra , olaya karışan doktor ve hemşirelere

birer sarı zarf geldi. Tabiiiii burda sarı zarfın anlam ve öneminden de bahsetmek gerekir. Halihazırda devam eden bir uygulama olup olmadığını bilmiyorum ama bizim zamanımızda bir devlet

memuru için sarı zarf almak bir utanç ve endişe kaynağıydı. Size sarı zarf geldiyse muhakkak bir

olay veya durum hakkında sizden bir savunma isteniyordur ve bunun sonunda sicilinize işlenecek

bir ceza gelme olasılığı yüksektir. Maaşınız kesilebilir, uyarı cezası alabilirsiniz, siciliniz kirlene

bilir. Bu bir nevi ölüp ölüp dirilmek gibi bir duygudur çoğu garip memurumuz için. Neyse gelelim

bizim sarı zarflara. Bu insancıklar ne suç işlemiş de bu sarı zarfları almışlardı? Pandoranın kutusu

gibi zarfları açınca trajikomik bir suçlama ile karşı karşıya kalmışlardı. Silahla kovalanırken

canlarını kurtarmak için, acilden pencereden atlayarak çıktıkları için “çalışma alanını terk etmekten

dolayı” savunmaları istenmekteydi. Kendilerinden böyle bir nedenden dolayı savunma istenilmesi

arkadaşlarımızı ölümle burun buruna gelmekten daha çok üzmüştü. Yaşadığımız bu olaylardan ders

almıştık. Neymiş…. sarı zarf alacağını bilsen deeee pencereden atlayıp canını kurtar, yoksa seni

kimse kurtarmaz…….

Tüm bu anlattıklarımı gözlerinizi kapayarak canlandırdığınızı düşünüyorum. Peki size

soruyorum şimdi; Canlarını kurtarma çabasında olan bu sağlık çalışanları çalışma alanını terk etme

suçlamasına maruz kalmalı mı kalmamalı mı? Artık bunun cevabını yorumlarınızda verirsiniz

dostlar. Bu haftalık da süremi doldurdum. Sağlıcakla kalın…..::))

DR. BERRİN ALTINÖREN

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.