DOLAR

15,9632$% 0.41

EURO

16,8797% 0.29

STERLİN

19,9845£% 0.26

GRAM ALTIN

945,16%0,54

ÇEYREK ALTIN

1.533,00%0,26

BİTCOİN

484800฿%3.45354

a
FARKLI PENCERE

FARKLI PENCERE

22 Nisan 2021 Perşembe

RUHUN ZENGİNLİĞİ: SANAT

3

BEĞENDİM

ABONE OL

Merhaba dostlar;

Nedir bu yaşamak? Düşünelim istiyorum üzerine…

Yemek, içmek, barınmak, çalışmak, çoğalmak, uyumak… Kısaca hayatta kalmak mı?

Milyarlarca yıldır var olan evrende geçireceğimiz aşağı yukarı yetmiş-seksen yıl akarken kum saatimizden, her yeni günü dünün kopyası şeklinde tüketmek mi?

Bence değil…

Bir pırıltı olmalı, bir heyecan…

Ruhu da tatmin olmalı insanın yaşarken…

Alıp seni hayal dünyanın derinlerine taşıyan, zihninde bambaşka kapılar açan, insan olduğunu hissettiğin o büyülü anlardan bahsediyorum…

Bir tabloda gördüğün renklerden, bir notada hissettiğin kalp çarpıntısından, bir oyunda döktüğün gözyaşından, bir romanda sana hiç benzemeyen o karakterden öğrendiklerinden…

Yani sanattan bahsediyorum!

İnsana, insanı anlatan sanat…

Var oluşa anlam katan sanat…

Hissettiklerini senin kalbinden geçtiği halinden de detaylı ve isabetli şekilde sana sunabilen sanat…

Bizler, okullardaki resim, müzik derslerinde sınavlara hazırlık olsun diye test çözen;

Çocuklarımızın sanatın herhangi bir dalına ilgisini görsek de ‘hobi’ seviyesinde kalmasına teşvik eden;

Her şeyden önce ‘hayat garantisi’ peşinde koşan bir toplumuz.

Farkındayım; bu direkt olarak bizimle ilgili olmayan, ülke idaresi ve bunun getirisi olarak hayat koşulları ile oldukça ilgili bir konu.

Bu sebepledir ki; haksız da sayılmayız hayat garantisi peşinde koşarken…

Sonra öğreniriz aslında hayatta ‘garanti’ diye bir şeyin olmadığını, ama şu an buraya girmeyeceğim.

Biz bu ülkenin insanları olarak; temel ihtiyaçlarımızı gidermek üzere her gün mücadelelerin en çetinine giren, ekmeğini aslanın ağzından değil, midesinden çekip çıkarmaya çalışanlarız…

O yüzden bana ‘Sen ne anlatıyorsun Beyza? Sanata sıra mı geliyor?’ dersen, inan şaşırmam.

Fakat zihnine ufak bir çapa atabilmek umuduyla birkaç cümle kurmak isterim:

Özellikle salgın döneminde, hayatımızın ekseni değişmişken fark ettiklerini yeniden gözden geçirmeye ne dersin?

Ruhunun toprakları kuruyor farkında mısın?

Çölleşiyor zihnin giderek…

İçinde yaşadığımız dört duvardan ayrılıp hayatımızı idame etmemizi sağlayan bir başka dört duvara gitmek ve aynı yolu geri dönmekten ibaret olan kısır hayatlar dönemindeyiz…

Dışarıda sükse yapmanı sağlayacağına inandığın hiçbir materyalin gerekli olmadığını bizzat gördün, asıl önemli olanın kendini tamamlanmış hissetmek olduğunu fark ettin, biliyorum!

Bizim maddelerden çok; duygularımızı paylaşabilmeye, sanata ihtiyacımız var…  

En sevdiğimiz şarkıları kocaman bir kalabalıkla birlikte söylemek, evde tek başına söylemekten daha büyük bir haz vermiyor mu?

İzlemek istediğin sahne performanslarına bir ekranın ardından şahit olmak yerine o atmosferin büyüsüne kapılmanın keyfi tarifsiz değil mi?

Ülkemizin, hatta dünyanın dört bir yanında görülmeye değer müzelere bir ‘tık’la ulaşabilmek elbette kıymetli ama sence hissettirdikleri aynı olabilir mi?

Yaşadığımız ruhsal erozyon, etkilerini ilerleyen yıllarda daha fazla gösterecek diye düşünüyorum.

Şimdiden varlığı hissedilen hem fiziksel hem düşünsel olarak birbirinin aynı olan insanlar, estetik yoksunluğu, zarafet eksikliği…

Bunlar hep tekdüzeliğin, bakış açısı yetersizliğinin yansımaları…

Oysaki sanat… İnsanın somut dünyada yakaladığı bir algıyı, soyut âleme taşıyıp kendi anlamlarıyla harmanladıktan sonra yeniden somutlaştırma yeteneği…  

Bir yorum, bir sentez, bir üretim becerisi…

Bu yeteneklere ruhumuzun zenginliği, deneyimlenecek çokça duygu, keşfedilecek bakış açıları için o kadar ihtiyacımız var ki…

Hayat ile bağın nefes alış verişlerinden ibaret olmasın…

Bırak ruhunun topraklarına baharlar gelsin…

Kum saatinden dökülürken ömrünün taneleri, sen ‘yaşadım!’ diyebilenlerden ol…

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi;

“Sanat, uygarlık doruğunun merdivenidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

Sevgiyle, dostlukla, sanatla kal…

Devamını Oku

İLETİŞİMİN ALTIN KURALLARI

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Selamlar dostlar;
Bugün iletişim ve aktarımlar üzerine düşünmek istiyorum sizlerle…
Kendimizle, bir başka kişiyle ya da bir grupla gerçekleştirdiğimiz iletişimlerde, ilk düşündüğümüz genellikle karşımızdakini kendi düşüncemize ‘ikna etmek’ oluyor. Buna da en kibar halimizle, ‘Ben sadece anlaşılmak istiyorum’ diyoruz. Aslında yapmaya çalıştığımız ise fikrimizi olduğu gibi kabul edilmek üzere karşımızdakine zerk etme gayretinden başkası değil.
İnsan bu ikna etme uğraşını, sahip olduğu bilgiyi karşı tarafa aktarma yoluyla, yani beyniyle yapmaya çalışır.
Fakat unutulan çok önemli bir konu vardır ki; insan kalbiyle harmanlamadığı bilgiyle bütün olamaz.
Kalbimizde özümsemediğimiz, en saf haline getirmediğimiz hiçbir iletiyi karşı tarafa sunamayız. Dolayısıyla kalbine dokunamaz, ‘ikna’ edemeyiz.
Gelin bununla ilgili bir masal anlatayım size ve aslında iletişimin ne kadar sade, ne kadar net ve uygun bir dille gerçekleştirildiğinde ne kadar işlevsel olduğunu birlikte görelim:

Evvel zaman içinde bir ülkenin kralı ile komşu ülkenin kralı arasında yıllardır süregelen bir savaş varmış. Bir gün kral çok hastalanmış ve komşu ülkenin kralından savaşın bitmesini istemeye karar vermiş. Bu arzusunu iletmek için ise yetenekli, kudretli, güvenilir, babalarının sözünden çıkmayan üç oğluna bazı emanetler vermiş. Kral, durumu anlatmak üzere yanına çağırdığı büyük oğluna, “Bu zamana kadar edindiğim tüm bilgileri sandıklara doldurup at arabasına yüklettim. İstediğin yoldan giderek bu sandıkları krala götüreceksin.” demiş. Ortanca oğluna, “Bu zamana kadar edindiğim bütün ikna ve diplomasi becerilerimi bir sandığın içine koydum. Bu sandığı atının sırtına yükleyip istediğin yoldan krala götüreceksin.” demiş. Küçük oğluna ise, “Bu kesenin içine niyetimi koydum. Tüy kadar hafif bu keseyi cebine koyup istediğin yoldan krala götüreceksin.” demiş. Üç prens de şafakla beraber yola koyulmuşlar. Yol ayrımına geldikleri bir noktada üç prensten büyük olanı; “Yolu uzatacak da olsa, arkasında bu kadar yüklü bilgiyi taşıdığım at arabamla bu düz patikadan gideceğim.” demiş. Ortanca prens; “Benim yüküm ağır değil, ben engebeli yoldan gidip bu yolu deneyimlemek istiyorum.” demiş. Küçük prens ise; “Benim çok önemli bir yüküm yok, zaten siz bilgi ve iknayı krala götürdükten sonra benim taşıdığım niyete gerek kalmayacaktır. O yüzden ben ormanın içinden gezerek gelmek istiyorum.” demiş. Günler sonra sarayın kapısına ilk ulaşan, at arabasıyla büyük prens olmuş. Ama ne yaparsa yapsın bilgi sandıkları kapıdan girmiyormuş. Sandıkların yerlerini değiştirmiş, evirmiş, çevirmiş, bazılarının içini boşaltmış, bir kısmını arabadan indirmek zorunda kalmış ve en sonunda bazı sandıkları kapının önünde bırakarak saraya girmiş. Ortanca prens, kendini vurduğu engebeli yolda bir mağaraya takılmış ve yolunu kaybetmiş. Belki bir yardımı olur düşüncesiyle sandığı açmış ve içinde su dolu bir şişe olduğunu görmüş. Bu suyu alıp yere dökmüş ve bakmış ki su, mağarada ilerleyebileceği en kolay yoldan akıyor. Suyun akışını takip ederek mağaranın diğer tarafından çıkmış ve o da saraya varmış. Küçük prens ise ormanın tadını çıkara çıkara ilerlemiş ve saraya ulaşmış. Üç prens de, kralın huzurunda babalarının çok hastalandığını, artık savaşı bitirmek istediklerini ve bunun için de kendisine babalarının hayatı boyunca edindiği tüm bilgilerini, tüm diplomasi becerilerini ve hislerini, niyetini getirdiklerini açıklayarak kralın kendilerine inanmasını beklediklerini belirtmişler. Kral; bilgi sandıklarına, boş su şişesine ve boş keseye bakıp, “Ben babanızın ne demek istediğini, sizi hangi niyetle huzuruma gönderdiğini bu keseden anladım. Kese benim için yeterli, geri kalanları götürebilirsiniz.” demiş ve iki ülke arasındaki savaş bitmiş…

Fark ettiğiniz gibi; büyük prensin götürdüğü tüm stratejik ve beşeri bilgiler, ne yaparsa yapsın karşıya tam olarak geçmedi. Bu bilgilerin tamamı beyin faaliyeti ile oluşmuş teknik bilgiler olduğundan, tek başlarına kalbe dokunmuyorlardı ve mahiyeti ne olursa olsun, karşıya aktarırken bir kısmı kapıda kalmaya mahkûmdu. Ortanca prensin götürdüğü diplomasi, yani su şişesi; su gibi akışkan, en çözümsüz sanılan noktalarda ilerleme kaydedilebilecek yolları bulmak, anlaşmaya varmak, karşımızdaki kişinin zihin koridorlarına en derine ulaşabilmek için gerekli bir beceriydi. Fakat en önemli olanı, küçük prensin önemsiz olduğunu zannettiği niyetti… Hasta kral, daha niyetini koyduğu keseyi oğluna uzatırken komşu ülke kralının kalbine dokunmuştu aslında. Temiz bir niyetle, tüm kalbiyle derdini anlatarak hislerini muhatabına duyurmuş, onu etkilemeyi başarmıştı.

Niyetimizin karşı tarafın kalbinde algılanacağını ve bu algıya göre yorumlanacağını bilmemiz, kendimizi en temiz duygularla açmamızı gerektirir.
Bütün huzursuzluklar, isyanlar, devrimler; insanların kalplerine sindiremedikleri olaylara tepkisinden doğar.
Kalbin seni onaylayacak ki beynin ve bedeninle bir bütün halinde aktarabileceksin kendini.
İşte o zaman ilave bir çaba olmaksızın ‘anlaşılabilme’ arzuna ulaşacaksın.
Özünü ortaya koymak için kesip biçmen, şekillendirmen gereken bilgin, karşına çıkan engelleri aşmak için geliştirmen gereken sosyal becerilerin ve halis niyetin…
İşte iletişimin altın kuralları…
Kalbin temiz, yolun aydınlık olsun…
Sevgiyle kal…

Devamını Oku

GÖRMEK İSTEDİĞİN DEĞİŞİMİN KENDİSİ OL

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan ne garip bir varlık…
Genel bir ifadeyle ve tek kelime ile özetlemek gerekirse ‘dengesiz’dir insan.
Ya çok sever, ya nefret eder…
Ya iyidir, ya kötü…
Ya siyahtır, ya beyaz…
Ya taraftır, ya bertaraf…
Durduğun noktadan mutlaka birilerine karşı olursun.
Bir vadinin iki ayrı tepesinden birbirine avazın çıktığı kadar bağırırken;
Sesin dağılır, cümlelerin bulanıklaşır, duyulmaz anlatmak istediklerin…
Sesini duyurma telaşıyla bağırmakta ısrar ettiğin için de,
Duyabildiğin yalnızca kendi sesindir…
Dünyanın en haklı insanı da olsan, sorunlar böyle çözüme ulaştırılabilir mi peki?
Cevap; kocaman bir HAYIR!
Şunu kabul etmek lazım ki; insanın her yanlışı doğru ile değiştirmeye,
Her haksızlığı anında düzeltmeye gücü yetmiyor…
Gür de çıksa sesin, vadinin diğer tepesindeki seni duymak istemedikçe sonuç değişmiyor…
O halde ne yapacak insan?
Eli kolu bağlı mı kalacak?
Cevap; yine kocaman bir HAYIR!
Benim gücümün yetmediği sorunlarla başa çıkma yöntemim şu:
“Hayatta görmek istediğin değişimin kendisi ol!”
Mahatma Gandi’nın yıllar evvel söylemiş olduğu bu söz şiddetsiz direnişin en büyük motivasyonu değil de nedir?
Adalet istiyorsan, adil bir insan ol.
Birbirine güvenen bir toplum istiyorsan, insanlara güven.
Şiddetsiz bir dünya istiyorsan, hiçbir varlığa şiddet uygulama.
Sevilmek istiyorsan, sev; selamlanmak istiyorsan, selam ver; tebessüm istiyorsan, karşındakine tebessüm et…
Güzellikleri anlat etrafına…
Bunları bir karşılık beklediğin için değil, küçücük de olsa bu nefret ve kavga zeminini çatırdatıp, çiçekler açtırmaya çalıştığın için yap…
İki uçtan biri olmak zorunda değilsin.
Bağırıp çağırmak, isyan etmek zorunda değilsin.
Yıllardır bunun bir faydası olmadığını görmedin mi?
Her şey kelebek etkisi yaratır bu hayatta…
Sen ısrarla, bıkmadan, yorulmadan görmek istediğin değişim olmaya çalıştıkça,
Nefrete nefretle, hakarete hakaretle, göze gözle, dişe dişle cevap vermek yerine,
Varlığını sevgi temeline oturttukça küçük küçük adımlarla değişecek her şey…
Hangi kötülük sonsuza kadar var olabilmiş bir düşünsene,
Hangi haksızlık abidesi hazin sonlara gark olmamış?
Eğer hazır değilsen, bunlar kulağına saflık gibi gelecek farkındayım…
Ama inan biraz düşününce sen de hak vereceksin…
Değişim sancılıdır. Değişim çaba ister.
Ama hiçbir güzelliğe de emek vermeden ulaşılmaz.
Değişim bizim elimizde… Değişim bizim seçimlerimizde…
Çünkü gelecek, bugün yaptıklarına göre şekillenecek…
Dostlukla kal…

Devamını Oku

ON CÜMLEDE SEN

ON CÜMLEDE SEN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün benimle bir beyin jimnastiği yapmanı isteyeceğim.
Seni sen yaptığına sıkı sıkıya inandığın şeyleri düşün.
Sorsam sen kimsin diye ve bana kendini tanımlayacak on tane cümle sıralamanı istesem,
Neler anlatırdın, bunu düşün.
Önce adını söyleyeceksin belki,
Sonra belki cinsiyetin? Dilin? Rengin? İnancın?
Okuduğun okul? Yaptığın iş?
Hangi takımı tutuyorsun?
Arzuların, korkuların, kaygıların neler?
Hayatta olmazsa olmazların, keskin çizgilerin varsa bunlardan bahsedeceksin belki…
Kısacası ‘sen’ dediğimizde akla gelen en belirgin özelliklerini sıralayacaksın.
Bu on cümlelik biyografine baktığında görmeni istediğim bir şey var:
Bu özelliklerin hangilerini sen keşfettin?
Hangilerini ailen, eşin, dostun, hayat belirledi?
İnsan doğduğunda ilk olarak çevresindekileri aynalama yöntemi ile öğrenmeye başlar.
O yüzden senin on cümlen, muhtemelen çevrenin on cümlesi ile çok benzeyecektir.
Ama ben şunu hayal etmeni istiyorum:
Tam doğduğun günde ve saatte; başka bir evde gözlerini açsaydın bu hayata,
Hangi dünya görüşüne sahip bir ailede, kaç kişilik bir nüfusta, nasıl bir çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik geçirirdin acaba?
Bugün senin için olmazsa olmaz sayılanlar hayatında aynı öneme sahip olur muydu?
Başka bir hayat, başka bir gelecek planı, başka ideolojiler, başka bir sen sıralayabilirdin bence.
O yüzden şunu sor kendine:
Sınırlarını çevrenin ördüğü ve seni içinde bıraktığı bu ‘BEN’ duvarı gerçekte ne kadar sen?
Öyle bir pamuk ipliği ki, düşündüğünde senin kendine yüklediğin ‘BEN’ etiketleri aslında hiçbir şey ifade etmiyor olabilir.
Senin bugün olmazsa olmaz olarak benimsediğin özelliklerin belki de sadece yetişme tarzın, çevrenin etkisi ve senin bunları direkt olarak benimsemenden kaynaklanıyordur.
İlk bakışta korkunç görünse de, bildiğin ne varsa temelinden sarsacak güçte olsa da bu duvarları yıkmak için bu dehşete düşmeli, bu yüzleşmeden kaçmamalısın.
Sonrasında bugüne dek öyle olması gerektiğini sandığın, o şekilde görüp aynaladığın için kabul ettiğin birçok şeyin başka alternatifleri olduğunu görebilirsin.
Çünkü sen sınırlı bir varlık değilsin.
Etiketlere sığdırılamayacak kadar derin ve katmanlısın.
Ortak bir kültürün içinde birbirini tekrar eden düşüncelere bağlı kalmak zorunda değilsin.
Kimi genetik, kimi kültürel kodlarla paket olarak gelen tüm kalıpların, sorgulamadan kabul ettiklerin üzerine düşündüğünde ve her gün en iyi bildiğin şeylerden birini seçip ‘Ben bunu nereden biliyorum?’ diye sorduğunda, seni sınırlayıp içine hapseden duvarın taşlarını birer birer yıkabilirsin.
İçeriye ışık girmeye başladıkça genişlediğini, aydınlandığını, büyüdüğünü fark edeceksin.
Kendini hafife alma,
Kendini sınırlama,
Kendini keşfet ve o on cümlelik biyografiyi öğrenilmiş senle değil, keşfedilmiş senle doldur…
Yapabileceğini biliyor,
Sana inanıyorum.
Sevgiyle…

Devamını Oku

FİDANIN ÖYKÜSÜ

FİDANIN ÖYKÜSÜ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Başımı uzattığımda toprağımdan,
Beni en kavurucu güneşten,
En sert fırtınadan,
En şiddetli yağmur damlalarından koruyan kocaman yapraklı ulu bir çınarın gölgesindeydim.
Onun dallarından süzülen sularla beslendim,
Yapraklarının arasından sızan ışıkla serpildim.
Ben büyüdükçe köklerim de sapasağlam tutundular toprağa…
Ben o çınarın altındayken bana hiçbir şey olmaz sanırdım.
Sonra bir yaz günü bir adam çıkageldi.
Büyüyen yapraklarıma dokundu, onları sevdi.
Gövdeme sıkı sıkı sarıldı.
“Sen” dedi, “benim fidanımsın artık”.
“Seni hiç bırakmayacağım”.
“Büyüyüp kocaman bir ağaç olduğunda da yanında ben olacağım.”
“Dallarına salıncak kuracağız, çocuklar coşkuyla oyunlar oynayacaklar etrafında.”
Öyle bir mutluluktu ki bu; daha çok uzadı dallarım, genişledi yapraklarım.
Sığamıyordum artık ulu çınarın gölgesine.
Benim kendi ışığımı, kendi yağmurumu almam lazımdı.
Adam bir sonraki ziyaretinde sanki beni duymuş gibi “Hayallerimizi gerçekleştirmek için” dedi,
“Seni buradan götüreceğim”.
Her zaman yaptığı gibi gövdeme sıkıcı sarılıp, yapraklarımı öpüp gitti.
O günlerde ulu çınarda da bir haller vardı anlayamadığım…
Benim yapraklarım yemyeşil yükselirken, onun yaprakları cansızlaşmaya, sararmaya, dökülmeye başladı.
Gideceğim için bu kadar üzülmesine ben de çok üzülüyordum ama benim de büyüyüp onun gibi kocaman bir ağaç olabilmem için artık bu gölgeden çıkmam gerekiyordu.
Daha çocuklar koşturacaklardı etrafımda…
Gelecek güzel günler vardı…
Adam tekrar geldiğinde, beni götürebilmek için her türlü hazırlığı yapmıştı.
Beni çekip çıkarmak için köklerime ulaşması uzun sürmedi fakat bir engel vardı:
Ulu çınarın kökleri ile benim köklerim sıkı sıkıya tutunmuş, adeta kenetlenmişti birbirine…
Beni götürebilmek için ulu çınarın beni tutan köklerini kesti adam.
İstemedim bunu yapmasını ama, “Zaten onu bir daha görmeyeceksin, önemli olan bizim mutluluğumuz” dedi.
Onu bir daha görmeyeceğim o zamana kadar aklıma gelmemişti benim.
Gitmek istemedim, ulu çınarın köklerine uzanmaya çalıştım, onu tutabilsem hiç bırakmaz yanında kalırdım.
Fakat yetmedi.
Öyle bir yere getirdi ki sonra beni, tek bir ağacın bile olmadığı, yapayalnız kaldığım bir yere…
Gencecik dallarımın, körpecik yapraklarımın en kavurucu güneşten, en sert yağmur damlalarından korunamadığı bir yere…
Kendisi de giderek daha az gelmeye başladı yanıma.
Güya ben onun fidanıydım, büyüyüp kocaman bir ağaç olacaktım ve o hep benim yanımda olacaktı.
Ne yeterince suyum oldu, ne köklerine sarıldığım ulu çınarımın boşluğu kapandı…
Ne dallarıma salıncaklar kuruldu, ne etrafımda çocuklar oynadı…
Üzüntüden, bakımsızlıktan büyüyemediğim için de giderek artan bir şiddetle hor görülmeye başladım.
Amma nazlıydım, benim iyiliğim için getirilmiştim ben buraya, ben böyle yaptığım için gelmek istemiyordu işte yanıma…
Ne olurdu biraz anlayışlı olsam, idare etsem, ne olurdu biraz yapraklarım yeşillense…
Hep ben suçluydum, hep ben…
Bir gün, beni görmek için buraya kadar gelip gitmenin değmediğini, benim bu yaptıklarımın artık yettiğini, benimle uğraşamayacağını söyleyip gitti.
Bir daha gelmeyecek sandım.
En azından bu işkenceyi çekmez, kendime yetecek bir hayat kurarım diyorken yine bir sürü hazırlıkla geldi.
Önce benim iyileşmem için bir şeyler yapacak, beni ulu çınara götürecek diye düşündüm ama yok, durum pek öyle değildi…
“Tazecik bir fidan getirdim bak, onu hemen yanına dikiyorum, eğer sen de onun gibi olmazsan ben yapacağımı biliyorum” dedi.
Artık her gün geliyordu onun yeşil yapraklarına dokunmaya, gövdesine sarılmaya…
Ben ise günden güne ölüyordum…
Bir gün yine yeşil yapraklı güzel fidan için geldiğinde “Seninle uğraşamayacağım artık” dedi ve elindeki kocaman, gök gürültüsünden bile korkunç gürültülü aletle,
Tek şahidim olan diğer fidanın önünde,
Canımı acıta acıta parçalara ayırdı beni…
Sesimi çıkaramadım…
Çığlık atamadım…
Ama bir cümle söyleyebilseydim:
“ÖLMEK İSTEMİYORUM!” derdim…
“Beni ulu çınarımın yanına götürün, ben ölmek istemiyorum”
Kimseler sormadı bana ne olduğunu…
Güzel yapraklı fidan da “Ben şahidim, öldürdü bu adam bu fidanı!” diyemedi korktuğu için…
Dese de inanmazlardı ya, o ayrı…
Aynı son onu da bekliyordu çünkü…
Adama hiçbir kuvvet hesap sormadı, hiç ceza almadı…
Adam hala diğer fidanlara aynı vaatleri verebiliyor.
Adam hala aranızda…
Ama ben artık yokum…
Oysa ben,
Ölmek istemiyordum…

Yaşanacak birbirinden güzel günleri hak eden ama bu hakları ellerinden vahşice alınan kadınlara ithafen…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.