a

MASKELİ BALO

Karşımızda gördüğümüz gerçek yüzler mi bilemeden samimiyetsizlik içinde yaşıyoruz.Dürüst olmak çıkarlarla çatışınca çıkarları tercih ediyoruz.Düzen böyle işliyor diye de kendimizi oyalıyoruz, çok yüzlülüğü normalleştiriyoruz.Ama bu düzen mutsuz, tahammülsüz, yapmacık insanlar üretiyor.

Hayat bir sahne denir ya her zaman.

Hepimize biçilen roller, üstlendiğimiz görevler var.

Kimimiz büyük işler yapıyoruz, kimimiz kendi halimizde yaşayıp gidiyoruz.

Kimimiz hayat amacımızı, var oluş sebebimizi arıyoruz, kimimiz gelip geçiyoruz.

Sevdiklerimiz, sevmediklerimiz; keyif aldıklarımız, katlandıklarımız var.

Herkes aynı değil, sen de herkese aynı değilsin mesela.

Çoğunluğa yalnızca bir halini gösterirsin, çok az kişiye her halini.

Kimi neşeli der sana, kimi öfkeli.

Kimi için çok merhametlisindir, kimine gaddar.

Ben çoğunluğun senin farklı yüzünü görmesini normal buluyorum.

Elbette anlaşamayabilirsin, hoşlanmayabilirsin, inanmayabilirsin…

Hepimiz farklı ailelerde, farklı kültürlerde, farklı değerlerle büyüdük.

Bence eşit olmayan insani mesafeler o kadar normal ki.

Buraya kadar maske yok işin içinde.

Çünkü diğer yüzlerinde sensin aslında.

Sadece yeri geldiğinde ortaya çıkan sen’ler.

Yeter ki -muş gibi yapma.

Seviyor-muş…

İlgileniyor-muş…

Düşünüyor-muş …

Önemsiyor-muş…

Bu işte kıran, yıpratan, tüketen şey.

Öyle bir dünya ki burası,

Karşımızda gördüğümüz gerçek yüzler mi bilemeden samimiyetsizlik içinde yaşıyoruz.

Dürüst olmak çıkarlarla çatışınca çıkarları tercih ediyoruz.

Düzen böyle işliyor diye de kendimizi oyalıyoruz, çok yüzlülüğü normalleştiriyoruz.

Ama bu düzen mutsuz, tahammülsüz, yapmacık insanlar üretiyor.

Taşıdığın her maske üstüne yük, hanene mutsuzluk olarak dönüyor.

Hayatta mutluluğu, huzuru gerçekten tattığımız, kendimiz olduğumuz kaç gün var?

Çok saygı duyduğum büyük sanatçı ve yazar Zülfü Livaneli’nin Serenad adlı kitabında okumuştum

hayatında hiç mutlu olmamış İlyas-ı Habır’ın hikayesini:

İlyas-ı Habır Mardin’den Roma’ya akrabalarının yanına gider. Sokaklarda gezerken bazı mezarlar

görür. Mermer heykellerle, çiçeklerle süslü bu mezarların üzerindeki sayılar dikkatini çeker. Kimisinde

34 gün, kimisinde 17 gün yaşadıkları yazar ama mezarlar bebek mezarı olamayacak kadar da

büyüktür. Eve dönünce akrabalarına gördüklerini anlatır ve bir gün beraber gidip bu sayıların ne ifade

ettiğini öğrenmeyi ister. Akrabalarıyla beraber mezarlığa gidip bekçiye sayıların ne anlama geldiğini

sorarlar. Bekçi “Burası özel bir mezarlıktır, buraya gömülenlerin mezar taşlarında gerçek yaşları değil,

hayatta mutlu oldukları günler yazılır. Kimi 21 gün mutlu olmuş, kimi 37 gün, 52’yi geçen çıkmadı

daha” der. İlyas uzun bir ömür sürer ve bir gün hastalanır. Ölüm döşeğinde oğullarını toplar ve der ki:

“Size bir vaziyetim var. Mezar taşıma aynen şöyle yazacaksınız: İlyas- ı Habır bitti / Anasından doğru

kabre gitti.”

Demem o ki;

Kendine yolculuğun, öz mutluluğun kapısından o maskeleri çıkarmadıkça giremezsin!

Ve o kapıdan girmedikçe de mutlu olamazsın.

Herkesi memnun edemezsin.

Ama kendini memnun etmek için çalışabilirsin.

Herkesin istediği gibi biri olamazsın.

Ama kendi istediğin kişi olmak için emek verebilirsin.

Kendin için değişebilir, dönüşebilir, iyileşebilirsin.

Taşıma sırtında o yükleri!

Sor bakalım kendine,

Kaç mutlu gün bırakmak istiyorsun şu fani dünyada?

Bir düşün …

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

HERKESİN YOLU BAŞKA

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.