Yazı Detayı
11 Mart 2020 - Çarşamba 16:16
 
DÜŞÜNCE UÇUŞMASI
DR. BERRİN ALTINÖREN
 
 

DÜŞÜNCE  UÇUŞMASI

 

         Üniversiteye hazırlık yılları, üniversiteye giriş sevinci ve üniversite yılları hemen her ailenin bir dönem yaşadığı zaman dilimleridir. Aman oğlum mühendis mi olacak, aman kızım öğretmen mi çıkacak, aman torunum doktorluk mu okuyacak? Bu düşüncelerin, konuşmaların geçmediği ev yok gibidir.

 

         Toplumca da bilindiği gibi tıp fakültesi hem kazanılması hem de bitirilmesi zor bölümlerdendir. Bunu yakinen yaşadık. Üniversitenin ilk yıllarında kız öğrenci yurdunda kalıyordum ve fakültenin farklı bölümlerinde eğitim alan arkadaşlarla birlikte paylaşıyorduk yurdun imkanlarını. Öyle ki yurdun ders çalışma salonları ayın her günü tıp fakültesi öğrencileri tarafından doldurulurdu ve sabahlara kadar ders çalışılırdı. Diğer bölüm öğrencileri sınavlardaaaann sınavlara çalışma odasında bizlere katılırdı. Bizler ise sınavların bittiği günlerin ardından bir iki gün ancak nefes alır sonra tekrar çalışma odasındaki yerlerimizi alırdık. Yurtta kalan tüm tıp fakültesi öğrencilerinin  çalışma odasında masaları bile değişmez haldeydi. Aradığımız kişiyi çalışma odasında hangi masada bulacağımızı bilirdik. Masalarımız ikinci adresimiz olmuştu.

 

          Böyle böyle üç yıl kız öğrenci yurdunda kaldıktan sonra üç samimi arkadaş eve çıkmaya karar verdik. Eve çıkmaya karar vermiştik ama maddi olarak bu işin yükünü de ailelerimize yansıtmayı da istemiyorduk. Ne de olsa hepimiz memur çocuklarıydık ve ekonomik koşullar belliydi. Ayrıca ailelerimizin bakması ve okutması gereken diğer çocukları da vardı. Tüm bu koşulları düşünerek ailelerimizden  gelen aylık harçlıkları ve devletten aldığımız öğrenim kredilerimizi birleştirip şartlarımıza uygun bir ev tutup ufak tefek eşyalarla yerleştik. Güzel anılarla dolu yıllar geçirdik ev arkadaşlarımla. Sabah sabah derse gitme hazırlığındayken tuvalete üst kattan damlayan sularla karşılaşmamız ve tuvaleti kullanmak için acil çözümü şemsiye ile tuvalete girmek olarak bulmamızdan tutun da, televizyonumuza anten olarak ters çevirdiğimiz küçük yemek masasının metal bacaklarını kullanmamıza kadar hayli zihni sinir buluşlarla zaman geçirdik. Gece geç saatlere kadar ders çalışırken verdiğimiz molalarda yaptığımız sohbetlerin tadına varılmazdı. Bir gece saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen yaptığımız sohbetlerde girdiğimiz bir iddia sonucu babamı telefonla arayıp adamcağızın yüreğini ağzına getirdiğimizi hiç unutmam. Gece gece arayıp da babama “Un helvası suyla mı susuz mu yapılır baba?” diye sorduğumda, babamın önce endişeli serzenişini , sonra gülerek soruya verdiği cevabı unutmak mümkün değil. (Bu arada bu soruyu niye babama sorduğumu düşünebilirsiniz...::)) Çünkü bizim evde babamın yaptığı un helvası bir efsaneydi...). Daha sayfalarca anlatabileceğim öğrencilik anıları...........

 

           Tıp fakültesinin ingilizce hazırlık sonrası dördüncü sınıfa kadar olan dönemini preklinik dediğimiz hastalar ve kliniklerden uzak sadece temel bilgileri aldığımız seneler olarak geçirdik. Dördüncü sınıftan itibaren klinik eğitimlerine başladık. Kendimizi doktor gibi görmeye başladığımız dönemdi. Staj staj tüm branşlarda eğitim alıyor ve bu eğitimlerin sonunda hayli zor sınavlardan geçiyorduk. Her stajımız ayrı bir tattaydı ve hepsinden geçerken güzel tecrübeler,bilgiler,anılar kazanıyorduk. Bugün hala sıkça hatırladığım ve sonucunu sıkça kullandığım, yakın arkadaşlarıma da hep anlattığım bir staj anısı var ki bu yazı dizisinde onu sizlerle paylaşmazsam o ana çok haksızlık etmiş olurum;

 

             Beşinci sınıfta küçük stajlar olarak aldığımız stajlardan biri olan psikiatri stajına başlamıştım. Psikiatri kliniği tıp fakültesinin çok katlı eğitim hastanesinin dokuzuncu katında kapalı bir klinik olarak yer almaktaydı. Kapalı klinikten kastım şifre ile girilen kilitli kapılar arkasında bir klinik olmasındandır. Tüm camları demir parmaklıklarla çevrilmiş, ağır psikiatrik hastaların yattığı ,biz öğrenciler tarafından hep korkuyla beklediğimiz, geçireceğimiz zaman konusunda daima endişe duyduğumuz bir stajdı psikiatri stajı. Hocalarımız staj boyunca birebir hastalarla ilgilenmemizi , onlarla etkinlik yapmamızı istiyorlardı. Kliniğin girişinde bir masa tenisi alanı vardı ve ancak hastalarla oynamamıza izin vardı. Lise döneminde lisanlı masa tenisi oynamış olan benim için o masayı aktif olarak kullanamamak çok dramatikti doğrusu.  Neyse gelelim hikayeleşmiş anımıza.... Staj sırasında hipomani tanısı ile yatan bir lise son sınıf kız öğrenci vardı. Hipomani nedir dediğinizi duyar gibiyim. Hipomani; kişinin psikolojik ve bedensel olarak normalin üzerinde bir canlılık sergilediği, ancak mani (aşırı hareketli, enerjik, konuşkan, umursamaz, güçlü, öforik bir dönem ) kadar da şiddetli olmadığı bir ruh halidir.  Fikir uçuşmaları, düşüncede hızlanma bu durumun bulgularının bir parçasıdır. Kafasında kırk tilki dolanır, kırkının da kuyruğu birbirine dokunmaz diye nitelenen biçimde, kişi düşünce bombardımanı halindedir. Yeni planlar, projeler, günlük hayata dair ayrıntılar. Ama bir konuya odaklanamaz, birini düşünürken aklına gelen diğer düşüncenin peşine takılır gider. Bu kızcağızda da ileri boyutta düşünce uçuşmaları vardı. Hastalarla birebir ilgilenmemiz gerektiği için arkadaşlarla  kızcağızı aramıza alarak yuvarlak masa etrafında sohbete başladık. Sohbetimiz gayet akıcı gidiyordu. Hastamız bizimle sohbet etmekten mutlu biz ise stajımızın hakkını veriyor olmaktan huzurluyduk. Hastamız üniversite sınavlarına hazırlandığını, bizlere imrendiğini, tıp fakültesi hakkında bilgi almak istediğini söyledi. Bunun üzerine hepimiz tıp fakültesinde okumanın neler getirdiğini, neler götürdüğünü sade ve anlaşılır bir dille O'na anlatmaya çalıştık. Son olarak ben söyleşiyi “özetle doktor olmak zor” diyerek kapattım. Sonra derin bir sessizlik oldu. Hastamız suskunlaştı biz nasıl devam edeceğimizi bilmez şekilde birbirimizle bakışmaya başladık. Sessizliği hastamızın sözleri bozdu: “Hayat zor, herşey zor, dinazor” dedi ve sustu. Hepimiz donup kalmıştık. Öyle güzel bir zincirleme yapmıştı ki bu sözler karşısında insanın gülmemek için kendisini kontrol etmesi çok zordu. Sonuçta ortam önce benden daha sonra diğer arkadaşlardan gelen kahkahalarla inledi. Kahkahalarımıza hakim olmaya çalışırken hastamızı da utandırmamak için elimizden geleni yapıyorduk. “Çok tatlısın” diyen mi ararsın “çok güzel ifade ettin” diyen mi? Kızcağızın neler olduğunu anlama çabası ile şaşkın bakışlarla bizi izlediği anları dün gibi hatırlıyorum. Düşünceleri yine uçuşa geçmiş ve hayatım boyunca zorda kaldığım ve zorda kalanlarla konuştuğum tüm anlarda aklıma gelen ve severek kullandığım o güzel sözler dökülmüştü dilinden. Sizce de öyle değil mi dostlar: HAYAT ZOR, HERŞEY ZOR, DİNAZOR.....::))

 

Bu haftalık da bu kadar....Sağlıcakla kalın........

 
Etiketler: DÜŞÜNCE, UÇUŞMASI,
Yorumlar
Haber Yazılımı