Yazı Detayı
15 Mart 2019 - Cuma 11:38
 
MOR DAĞLARIN ARDINA GÖÇ
Erdoğan Doğu
[email protected]
 
 

Göç, coğrafi olarak yer değiştirmek midir?

Göçün nedenselliğini sadece mekan değişimi ile anlamlandırmak yeterli bir yaklaşım olmaz. Çünkü göç birçok durumun aynı anda ve farklı ilişkisel ağlarla dönüşümü demektir. Göç sürecinde yaşanan mekansal hareketlilik ve buna bağlı olarak ortaya çıkan tüm değişkenler bu ilişkisel ağı dinamik hale getirir.(Bağlı ve Binici, 2005:88)

İnsanoğlu; ekonomik yoksunluk, barınma, daha iyi yaşam standartlarına ulaşmak, sosyal, ekolojik, siyasal yada bireysel nedenlerden dolayı bir yerden başka bir yere göç edebilir. Bu göçler bazen sürekli kalmak bazen de tekrar geriye dönmek için olabildiği gibi isteğe bağlı olan göçlerdir. 1989 Göç’ü ise  tamamen zorunluluktan dolayı gerçekleşen bir göçtür.

Dönemin Bulgaristan Başbakanı Todor Jivkov ’’ Pasaportlarınızı vereceğiz, Türkiye kapılarını açsın ve isteyen gitsin.’’ diyerek, dünya kamuoyunda bu büyük göç hareketini isteğe bağlı bir göç olarak yansıtmak istemiştir. Uygulamaya bakıldığında; aslında kimseye söz hakkı verilmemiş ve bazı Bulgaristan Türkleri’nin ellerine pasaportlar verilerek birkaç gün içerisinde ülkenin terkedilmesi istenmiştir.

Anavatan, mor dağların arkasında…

Ve 1989 yılında totaliter rejimin baskılarına maruz kalan Bulgaristan Türklerine Anavatan kapıları açılır. 300 binden fazla Bulgaristan Türk’ü için göç süreci başlar… arkada bırakılan anne ve babaların, eş ve dostun ayrılığı yaşanırken Anavatana gitmenin sevinci ile karışık duygular yaşadı Bulgaristan Türkleri. Bir özlemin adıydı hep Anavatan Türkiye… Türkçe konuşabilmenin adıydı, pazarda alışveriş yaparken 1 kilo dometesi Türkçe istemenin adıydı, çocuğuna Türkçe sarılmaktı okul çıkışlarında… devlet dairelerinde sıra beklerken yanındaki dostun ile rahatça iki lafın belini kırmanın adıydı… Türkçe şarkılar söylemekti sevgiliye. Türkçe’ye olan bu hasreti en güzel anlatanlardan biriydi Şair Ömer Osman Erendoruk;

Türkçe söylemek yasak, Türkçe yürümek yasak

Türkçe işitmek yasak, Türkçe bakmak dünyaya

Türkçe sevinmeyecek, Türkçe gülmeyeceksin

Alnından akan teri Türkçe silmeyeceksin.
Türkçe bağlamak yasak ayakkabı bağını

Türkçe ayırmak yasak, solunu ve sağını

Sofrada ekmeğini Türkçe dilmeyeceksin,

Türkçe yaşamayacak, Türkçe ölmeyeceksin.

Hep hayali kurulan o Anavatan’ın kapıları açılmıştı pasaport verilen Bulgaristan Türk’lerine. O mor dağların arkasında ki Anavatan çok yakındı artık.

Bulgaristan Türkleri şairlerinden Recep Küpçü ’’Yollar Dikte Olsa’’ adlı şiir kitabında şöyle özetliyor anavatana olan özlemi;

Çiçeklerden buse aldım bu sabah,

Islak ıslak şimdi dudaklarım bak.

Uzaklarda mor mor görünen bir dağ,

Aşmalıyım bir gün onu ben mutlak!

 

Toprağı öpmektir vatanı sevmek…

Dünya tarihi birçok göç manzaralarına sahip olmuştur. Sınırı geçer geçmez toprağı öpmenin tanımı neydi ki? Bu manzarayı daha önce gören var mıydı? Bu nasıl bir özlemdi? Bu manzara yıllarca bastırılan duyguların dışa vurumuydu en kuvvetlisinden.

Her gün binlerce Bulgaristan Türk’ü Kapıkule Sınır Kapısı’nı geçerek anavatana ayak basıyordu. Sayıları her geçen gün artıyordu. 1989 yılında Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımız ilk etapta Kırklareli, Edirne, Tekirdağ, Balıkesir, İstanbul ve Bursa’daki geçici merkezlerde iskân edilmişti. Bazıları okullara, yurtlara ve kamu kuruluşlarına ait misafirhanelere yerleştirilmişti. Yaz ayları olmasından dolayı buralara yerleştirilen göçmenlerin devamlı buralarda kalması mümkün olamazdı ve Adana’da 50, Ankara’da 1566, Balıkesir’de 500, Bilecik’te 116, Bursa’da 7258, Çanakkale’de 21, Edirne’de 440, Erzurum’da 40, Eskişehir’de 1344, İstanbul’da 5318, İzmir’de 2060, Kırklareli’nde 312, Kocaeli’nde 1000, Kütahya’da 87, Manisa’da 340, Sakarya’da 1030, Tekirdağ’da 1510, Yalova’da 503 tane olmak üzere Göçmen Koordinatörlüğü bünyesinde toplamda 23495 Göçmen konutu yapılmıştı.

 

Anavatanda düzen sağlamak…

Belirttiğim özlem ve hayallerle gelinmişti anavatana. Totaliter rejimde ekonomik anlamda en zayıf kesimdi Bulgaristan Türkleri, anavatana geldiklerinde maddi olarak bir güçleri yoktu. Her şey sıfırdan başlıyordu. İş bulma derdi, barınma derdi, çocukların okulları, bulunduğu topluma ayak uydurabilme endişesi gibi birçok derdimiz vardı. Zor günlerdi, hayal edilenler ile gerçekler farklıydı aslında. Bu göç yolculuğundan sonra anavatanda beklediğini bulamayan, Türkiye’ye adapte olamayan on binlerce göçmen geri dönmüştü. Kimisi ise çok kararlıydı geri dönmemek için; hatta soy isimlerini ’’DÖNMEZ’’ olarak koyanlar çoğunluktaydı. Büyük çoğunluk geri dönmemekte kararlıydı. Ama burada yaşam daha da zordu.

Ninelerimiz, annelerimiz, ablalarımız…

İlk önce iş bulunmalıydı, karamsarlık vardı tabi… ucuz, pahalı denmeden ilk önce iş arandı. Günlük ihtiyaçlar karşılanmalıydı. Gır işine giden ninelerimiz geldi aklıma bu yazıyı yazarken. Sabah 5’te kalkıp, traktörler arkasında akşama kadar çalışan ninelerimiz. Bulgarın zulmünden kurtulan, tarladan kurtulamayan ninelerimiz… sırf eve üç beş kuruş daha fazla girsin diye destekçi ninelerimiz…  hatırladınız değil mi?

Daha önce göç eden akrabalarımızın yanında yaşadık, onların desteği ile tutanabildik aslında bu zor kent hayatına. Ama bıkmadık, çalışkan bir millettik ve ihtiyacımız vardı, bu bizi daha da çalışkan yapmıştı.

Bulunduğumuz yeni kültür içinde kadınların çalışması pek hoş karşılanmazdı. Ama bizlerin bunu düşünecek hali de yoktu. Annelerimiz çalıştı, ninelerimiz çalıştı, ablalarımız çalıştı ve kısa süre zarfında en azından başımızı sokabileceğimiz kiralara çıkmıştık. Belki birkaç aile beraber çıkmıştık ama ekonomik özgürlüğün kazanımı anlamında bu bizler için önemliydi. Bu ekonomik sorunlar nedeniyle yaşı biraz büyük olan çocuklarımızın çoğunun eğitim hayatı da bitmişti. Bizler eğitime önem veren bir toplumduk aslında…

Bir şeyleri yapabilmek…

Birkaç sene içerisinde para biriktirmeye başlamıştı Bulgaristan Türkleri. Daha iyi işlerde çalışmaya başlamış, daha iyi ücretler almaya başlamıştı. En önemlisi; ev ahalisinin çoğu çalışıyor ve tutumlu bir şekilde para harcıyordu. Damlaya damlaya göl olmaya başlamıştı… Ve arsalar alınıp, evlerin yapılmaya başlaması sürecine geçildi. Evet, evet bir şeyler oluyordu…

Ah şu mesailer…

Daha çok büyük fabrikalarda çalışmayı seçmişti göçmenler, memur olan zaten çok azdı. Daha güven veriyordu büyük fabrikalar. Ve sosyal haklar önemliydi. Aslında sanayinin en büyük sorunlarından biri kalifiye elemandır ki bu günümüzde de geçerli bir sorundur. Bulgaristan Türkleri’nin eğitim durumları Türkiye ortalamasının üzerindeydi. Bu yeni iş bulmada büyük bir avantajdı. Kadınlarımız bile ortalama ortaokul mezunuydu. Bulgaristan eğitim sisteminin en güzel yanı teknik eğitime önem vermiş olmasıydı belki. Bu teknik eğitim ile iş bulmakta zorluk çekmedik aslında. Ve ara eleman sorununun çözülmesinde büyük katkımızda olmuştur. Bir de üstüne çalışkansanız, ihtiyacınız varsa tamda fabrikanın aradığı elemansınızdır.

Bu koşullarda, maddiyatın hala önem arz ettiği yıllarda mesai odaklı çalışmıştır Bulgaristan Türk’ü. Normal iş hayatında pek sevilmez mesailer. Ancak bizim anne ve babalarımızın asla reddedemeyeceği bir durumdur. Aslında bu mesailer; kendi başına büyüyen çocukları da oluşturdu. Dünden kalan yemeği ısıtıp tek başımıza yemeği öğrendik biz 6-7 yaşlarında. Hiç şımaracak vaktimiz de olmadı. Karne hediyelerimiz ev yapılana kadar hep ertelendi. Ah şu mesailer annelere evlatlarından, evlatları annelerinden ayırdı biraz.

Biraz daha rahat günler…

Tek katlı evlere taşınıldı sonunda. Hep hatırlarım o günlerde söylenen ’’ bir göz olsun, evimiz olsun’’ söylemini. Kiralardan kurtulmuştu birçoğumuz 90’ların sonuna doğru.

Yaşadığımız şehrin insanları şaşkındı aslında, bu kadar kısa sürede yokluk içinden bu günlere nasıl gelinmişti? Şimdi ayaklarımız biraz daha sağlam basıyordu yere. Mesailer bile azalmıştı…

Nasıl adapte olduk? …

320 bin insan bir ay içerisinde anavatana gelmiştik. Tamamen farklı kültürlerin içerisinde bulduk kendimizi. En ucuz kiralar şehrin gelişmemiş olan bölgelerindeydi, dolayısı ile çok farklı kültürlerin içerisinde bulduk kendimizi. Sanki anavatanda değil yabancı bir ülkedeydik.

Adaptasyon tek taraflı olamaz, sadece sizin çaba göstermeniz ile olamaz. Karşı tarafında sizi kabul etmesi önemli bir noktadır. Evet, ilk zamanlar çok zorlandık, hayal kırıklıkları bile yaşadık. Ama zamanla birbirimizi anlamaya başladık. Bu ülkede yaşamak hiçte kolay değildi.

Bizlerin ucuz işçilik ücretleri ile çalışıyor olması, göçmen konutlarının yapılması, muhafazakar kesimimizin bile modern sayılması gibi birçok etken bazı yerel halkın bizlerden nefret etmesine neden olmuştu. Ancak yıllar geçtikçe görüldü ki; adli suçlara bulaşmadan, kimseler ile kavga etmeden, hırsızlık, dilencilik yapmadan, başka kültürlere saygılı olmamızdan dolayı zamanla kendimizi kabul ettirdik. Tek derdimizin benliğimizi kaybetmemek olduğunu, zulümlerden dolayı anavatanda olduğumuzu ve kendimiz için, devletimiz ve milletimiz için çalıştığımızı bu süre zarfında son derece tutarlı bir şekilde göstermiş olduk.

Bugün bir fabrikaya işçi olarak başvuruda bulunsanız bile doğum yerinizin Bulgaristan olması artık pozitif yönde bir algı olarak görülebiliyor. Çalışkan ve güvenilir imajını karşıda ki kişiler sadece bu bilgiden dolayı ilk anda düşünebiliyor. Dilimizin ve dinimizin ortak olması her zaman bir avantaj olmuştu. Ama sadece bu iki temel yeterli olmayabilir. Dil ve dinimizin yanında; Karaman’dan gelen, Toros Yörüklerinden gelen, kalkıp göç eden Avşar boylarından gelen kültürümüzün etkisi yadsınamaz. Ve hoşgörümüz yadsınamaz. Hoşgörümüzün kaybolmaması dileği ile…

Erdoğan DOĞU

 
Etiketler: MOR, DAĞLARIN, ARDINA, GÖÇ,
Yorumlar
Haber Yazılımı