Yazı Detayı
26 Şubat 2020 - Çarşamba 18:27
 
ŞAŞKIN BÖCEK, ÜZGÜN AMCA
DR. BERRİN ALTINÖREN
 
 

ŞAŞKIN BÖCEK, ÜZGÜN AMCA....

 

          Açıkçası bu yazılara başladığımda geçmişe böyle bir yolculuk yapabileceğimi hiç düşünmemiştim. Sayenizde meslek hayatıma yeni başladığım dönemleri an be an hatırlar oldum. Günü yaşarken, geçmişi de canlı tutmak,  bazen hüzün verdi bana bazen de gülücükler kondurdu yüzüme. Anıların üzerindeki tozlu sayfaları ara ara kaldırmak lazımmış. O zaman anlıyormuş insan  nelerle harmanlanıp, yoğrularak bugünlere geldiğini.....

 

          Şimdi bu başlık bizi nereye götürecek diye düşünüyorsunuz değil mi değerli okurlar? Bazen bir filmin bir sahnesinde kahkahalarla gülerken bir anda diğer sahnede gözyaşlarımızı tutamayarak ağlayabiliyoruz. Başka bir film veya dizide başroldeki kahramanın başına ard arda gelen dramatik olaylara inanamayıp “aman canım bu kadar da olmaz” diyerek izlemeye devam ediyoruz. Gülmek de, ağlamak da, mutluluk da, hüzün de ve hatta dram da insana dair aslında. Bunu yaşadıkça , yaşadıklarını anı kutusuna attıkça ve zaman içinde bunları hatırladıkça anlıyor insan.

 

          Acil nöbetlerinin zorluğu ve yoruculuğu yanında güzellikleri de vardı tabiki. Nöbete başlarken nöbet ekibiyle kurduğumuz kahvaltı sofralarının, getirilen tazecik simit, zeytin-peynir-domatesi, sıcacık demlenmiş çayın eşliğinde paylaşırken yapılan güzel sohbetlerin, herkesin yapmaktan zevk aldığı masum dedikoduların tadı hep damağımızdadır. Nöbet tutmak, ekip olmak, ekip ruhuyla çalışmak güzeldir bizler için. Doktor, hemşire, personel, hastanenin güvenlik görevlisi, bazen başka servislerden soframıza dahil olan arkadaşlar.... Masabaşı sohbet esnasında hepimiz hiçbir unvanı olmayan, ast-üst durumundan uzak, sadece insanca güzel ilişkiler kuran bireyler konumundayken, bir anda acil polikliniğine giren hastalarla beraber sirkelenip kendimize gelen, birden değişime uğrayıp doktor hanım, doktor bey, hemşire hanım, personel bey veya personel hanım olarak kimliklerimize bürünüyorduk. Herkes çil yavrusu gibi görevinin başına geçiveriyordu. Yine böyle bir nöbetin başlangıcında acilin giriş kapısından gelen çığlık sesiyle irkildik. 30-35 yaşlarında bir bayan, eli bir kulağına yapışmış “yardım ediiinn” diye insanları yararak poliklinikten içeriye daldı. O kadar stresli ve huzursuzdu ki derdini anlamaktan öte önce sakinleştirmek gerekti. Şikayetinin ne olduğunu sorduğumda; “ kulağımın içinde bombalar patlıyor, beynimde korkunç sesler yankılanıyor, lütfen beni kurtarın, dayanamıyorum doktor hanım” diye cevap verdi. Hastanın bu şikayeti, yarım saat önce evinde sakin sakin dinlenirken başlamıştı. Hemen müdahale odasına geçip hızla kulağına bakmam lazımdı. Bu arada hastanın çektiği ızdırap gözden kaçacak gibi değildi. Eli kulağında, boynunu fıldır fıldır oynatarak rahat edeceği pozisyonu bulmaya çalışıyordu. Hastayı sağlam kulağını üzerine yatırdım ve hepimizin hayatımız boyunca en az birkez karşılaştığımız muayene yöntemi olan otoskop (kulak zarı ve kulak içerisinde yer alan kanalın muayene edilmesinde kullanılan ışıklı bir gereç)   cihazını elime aldım. Bakalım kulaktaki gizli dehlizde neler vardı? Tam dış kulak yoluna doğru ışıklı cihazla girişimde bulunmuştum ki küçücük bir böcekle göz göze geldim. Şaşkın böcekçik ona sunduğum ışık sayesinde yolunu bulmuş hapisane kaçkını gibi hızla kulaktan çıkmıştı. Dış kulak yolunda yolunu bulmak için çırpınan hayvancık, hastamızın kulak zarının önünde bomba sesi olarak algıladığı seslere sebep olmuştu. Sonuçta hasta mutlu, böcek mutlu ve ben belki de meslek hayatımın en hızlı tedavi sonucunu almış olmaktan dolayı daha da mutlu olarak işlemi sonlandırmıştım. Sonrasında küçücük bir böceğin bile bizi nasıl hayattan bezdirebileceği konusunda yaptığımız konuşmanın ardından hastamızı gülücüklerle uğurladık. Ama herzaman sonuçlar hep böyle gülücüklerin havada uçuştuğu şekilde olmuyordu nöbetlerde. Hele ki daha önce de anlattığım gibi, Düzce gibi trafik kazalarının bol olduğu bir bölgede…

 

       Başka bir nöbetin ilerleyen saatlerinde acil servisin önüne acı acı korna sesi ile gelen araçtan kanlar içinde 7-8 yaşlarında getirilen bir erkek çocuğu ile başlayan dramatik hikayeyi hayatım boyunca unutamam. Küçük çocuk güne neşeli başlarken hayatının son günü olduğunu, anne baba evlatlarına son kez baktıklarını bilemezlerdi. Evinden arkadaşları ile oynamak, bisikletine binip eylenerek bir pazar günü geçirmek için çıkan küçük delikanlı, bir aracın çarpması sonucu ağır yaralanmış ve hastaneye getirildiğinde çoktan hayatını kaybetmişti. Hızla hastaneye ulaştırılmaya çalışılsa da bazen çabaların boşa harcandığı anları yaşadık. Çocuk çoktan hayatını kaybetmişti ama buna rağmen nafile olduğunu bile bile hızla müdahale etmeye çabaladık durduk ekipçe. Sonuç değişmedi tabiki. Ama esas zor olan şimdi başlıyordu bizim için. Kapısı kapalı olan müdahale odasındaki gerçeği, kapının önünde hızla çoğalan yakınlarına, özellikle anne ve babaya nasıl açıklayacaktım? Küçüçük bir çocuğun kaybı nasıl anlatılırdı ki? Hangi kelimeler, hangi cümleler durumu yumuşatabilirdi ki? İşte bizim mesleğin en zor anları da bu anlar malesef. Sonuçta bu anı yaşamaktan kaçamayacağım bir gerçekti. Yüreğim parçalansa da, dilim kelimelerden kaçsa da durumu açıkladım anne ve babaya. Bir anda ortalık karıştı. Anne çılgınlar gibi kendini sağa sola savuruyor, baba kafası iki elinin arasında bir köşede çökmüş kalkamıyor. Ailenin diğer fertleri olayın şaşkınlığını atmaya çalışırken hıçkırıklar, çığlıklar tüm acil servisin içinde çınlayarak büyüyor. Bu anlar biz çalışanların sessizliğe büründüğü, bir yandan sakinleştirilmesi gereken hasta yakınlarına müdahalenin gerektiği, bir yandan da acile başvuran diğer hastalarla da ilgilenmenin zorunlu olduğu saniyelerin, dakikaların , saatlerin geçmek bilmediği zor zamanlardır. İşte bu sahnelerin canlandığı görüntünün içinde hayatını kaybeden küçük çocuğun amcası dikkatimi çekti. Amca donuk bir ifadeyle ve duygusunu yansıtamadığı bir halde sakin adımlarla acil servisin içinde dolanıp duruyordu. Rengi öyle soluktu ki gözümü ondan ayıramıyordum. Periyodik olarak yanına yaklaşıp “iyi olup olmadığını” soruyor, tansiyonunu ölçmek, kalp grafisini çekmek istediğimi, kendisini hiç iyi görmediğimi söylüyordum. Ama her defasında beni kendinden uzaklaştırıp bir sorunu olmadığını dile getiriyordu. İçim hiç rahat değildi. Sonuçta zaman kısa sürede de olsa toparlanmayı gerektirdiğinden tüm aile fertleri acı gerçeği kabullenerek acil servisten ayrıldı. Bu tip durumlarda bu dramatik kalabalıkların bizlerde yarattığı yorgunluk ve ruhsal çöküntüden bir nebze olsun kurtulmak amacıyla dinlenme odamıza çekildik. Bir yandan çay-kahvelerimizi yudumlarken bir yandan da yaşadıklarımızın muhakemesini yapıyorduk. Olayın üzerinden 2-3 saat geçmişti ki acı ambulans sesi ile irkildik. Yeni bir maceraya yelken açmaya an kalmıştı. Polikliniğin kapısından giren sedyede cansız bedeniyle yatan hastayı görünce gözlerim yerinden oynadı. Evettttt….O peşinden ısrarla koşup da bir türlü muayene masasına yatıramadığım, birkaç saat önce kaybettiğimiz çocuğun üzgün ve perişan amcası geçirdiği kalp krizi ile karşımdaydı ve artık çok geçti. Amcası yeğenini öyle seviyordu ki meçhule onu yalnız göndermedi…… Dediğim gibi bu olay beni öyle etkilemiştir ki hala ara ara düşündüğüm olur. Eksik yaptığım bir şey var mıydı, daha da ısrarcı olmam gerekiyor muydu? Ama kişi istemediği sürece biz neye ne kadar müdahil olabiliriz? Biz kişilerin kader çizisinde hangi role sahibiz?

 

         Evet dosttlllaaaarrrrr….. bu hafta biraz güldük çokça hüzünlendik sanırım. Önümüzdeki haftalarda hangi anılar canlanacak inanın ben de bilmiyorum. Yüzümüzde gülüşler oluşturacak anıların su yüzüne çıkması dileği ile bu hafta da bana ayrılan süreyi sonlandırıyorum. Sağlıcakla kalın……::)

 

 

 
Etiketler: ŞAŞKIN, BÖCEK,, ÜZGÜN, AMCA,
Yorumlar
Haber Yazılımı